Türkiye'de çocuk eğitimine dair modern yaklaşımların kökleri, çoğu ailenin tahmin ettiğinden çok daha eskiye, Cumhuriyet'in henüz kurulmadığı, Kurtuluş Savaşı'nın sürdüğü yıllara uzanır. Mustafa Kemal Atatürk'ün o dönemde eğitimciler için işaret ettiği isimlerden biri, bugün dünyanın dört bir yanındaki okul öncesi kurumlarına adını veren Maria Montessori'dir.
1921 yazı, Türk milletinin bağımsızlık mücadelesinin en kritik döneminden biriydi. Kütahya-Eskişehir Muharebeleri sürerken, cephe henüz kesin bir sonuca ulaşmamışken, Mustafa Kemal Atatürk cepheyi bırakıp Ankara'da bir kongre topladı. Ancak bu bir savaş kongresi değildi: 16-21 Temmuz 1921 tarihleri arasında toplanan Maarif Kongresi, yeni kurulacak devletin eğitim sistemini konuşmak için bir aradaydı.
Anadolu'nun dört bir yanından gelen yaklaşık 250 kadın ve erkek öğretmenin katıldığı bu kongrede gündem iki başlık etrafında şekilleniyordu: ilkokul programları ve öğretim süreleri ile orta öğretim programları ve dersleri. Atatürk'ün bir orduyu değil bir eğitim toplantısını cepheden daha öncelikli görmesi, kurulacak yeni devletin en temel meselesinin eğitim olduğuna dair sarsılmaz inancının bir göstergesiydi.
Dönemin tanıklarından Mustafa Rahmi Balaban'ın aktardığına göre, Atatürk bu kongre sırasında yabancı dil bilen genç öğretmenlere dört ismin eserlerini okumalarını salık verdi: John Dewey, Alfred Binet, William Stern ve Maria Montessori. Montessori'nin çalışmalarının Türkçeye çevrilmesinin de büyük fayda sağlayacağını belirtti.
İtalya'nın ilk kadın hekimlerinden biri olan Maria Montessori, 20. yüzyılın başında çocukları saatlerce gözlemleyerek geliştirdiği kendi adını taşıyan eğitim yaklaşımıyla dünya çapında tanındı. Yaklaşımının temelinde şu fikir yatar: her çocuk kendi hızında, kendi merakının rehberliğinde öğrenmeye doğuştan yatkındır; yetişkinin görevi bu süreci dikte etmek değil, uygun bir ortam hazırlayıp gözlemlemektir.
Çocuğun kendi ilgisi ve hızı, öğrenme sürecinin merkezine konur.
Malzemeler ve mekân, çocuğun bağımsız keşfine imkân verecek şekilde düzenlenir.
Çocuğa seçim özgürlüğü tanınırken, net ve tutarlı sınırlar da korunur.
Atatürk'ün bir asır önce genç öğretmenlere işaret ettiği bu vizyon, bizim için sadece tarihî bir anekdot değil; günlük eğitim pratiğimize yön veren canlı bir referans noktasıdır. Damla Gül Anaokulu olarak, çocuğun kendi hızında öğrenmesine imkân tanıyan, meraklı ve bağımsız duruşunu destekleyen bir yaklaşımı benimsiyoruz.
Bu doğrultuda programımızda yer alan Montessori Eğitimi sınıfımızda, duyusal materyallerle çalışan çocuklarımız kendi bağımsızlıklarını ve öz güvenlerini adım adım inşa ediyorlar. Bu sınıfın da içinde yer aldığı Akademik ve Bilişsel kategorimizdeki diğer atölyelerle birlikte, çocuklarımızın merakını canlı tutan bütünsel bir öğrenme deneyimi sunmayı hedefliyoruz.